
bir Hasan Ali Toptaş eseri... soluksuz okudum desem, yalan değil... (aynı adı taşıyan ve bu kitaptan uyarlama olan filmi henüz izlemedim, ama izler miyim, onu da bilmiyorum... alem-i cihan çekmiş-uyarlamış olsa kitabın verdiği hazzı ve tadı veremez herhalde... o nedenle ben bu konuyu bi düşüneceğimdir efenim.)
* O her şeyin mutlaka bir iz bırakacağına inanıyordu, izsiz şey olamazdı; kuşların bile izi vardı gökyüzünde, sözcüklerin dişte, bakışların yüzde.
* O sırada bir yıldız düşmüş, kim bilir nereye? Oturduğu yerden kalkmış Nuri, pamuk fısıltısı yumuşaklığında birkaç adım atmış gecenin kalbine doğru. O zaman anlamış bütün gerçeği; ne yürüyormuş, ne duruyor. Yürüyorum dediği, durmanın ta kendisiymiş. Düş gibi bir şey yani... Koşarsın koşarsın da varamazsın hani; içindeki umut, varamadığın kadar büyür. Sen bakarsın ışıltıyla. İleriye uzanırsın (uzanmak istiyorsun yalnızca), uzandıkça da kolların uzar babam uzar... Gene de boşluğu avuçlarsın hep; düşünü düş yapan boşluğu...
* Öyle derin susuyordu ki, sessizliği muhtarlık odasının duvarlarından sızıp dışarı taşıyor, köy meydanında gündüzden kalan ne kadar ses varsa hepsini silip geçiyordu.
* (...) bu köyde herkesin bir yoku mu var, diye geçirdi içinden. (...) Ola ki köylüler büyük bir titizlikle gizliyordu yoklar sürüsünü, herkes kendi yokunu sessizce besliyordu. Bu konuda her insanın kendine özgü bir yöntemi vardı belki; sözgelimi, kimi geceler boyu düş yedirirken kimi ninni içiriyordu yokuna, kimi türkülerle masallarla besliyordu, kimi sessizliğiyle büyütüp sesiyle uyutuyordu, kimi de kendini yediriyordu yiyecek diye, giyecek diye kendini giydiriyordu.
(aslında daha altı çizili birçok cümle var ama onlar da bana kalsın, hepsini yazmak olmaz di mi bilokcan?)
Yorumlar
harika bir dil, süper bir anlatım. kelimeler, cümleler akıyor. şarkı gibi ahenkli, lezzetli mi lezzetli bir kitap.
afiyet olsun.