BLOGGER TEMPLATES AND TWITTER BACKGROUNDS

09 Aralık 2009

paratoner


babam her zaman söyler, "kızım çok çekicisin; manyakları çekmekte üzerine insan tanımam" diye... haklı da, ama eksiği var. tek başımayken paratonerim de, üçlüyken bu özelliğimiz katlanıyor... a acayip oluyoruz. şöyle ki;

günlerden bir gün zeytinburnu tarafına gitmemiz icap etti. yoldan çevirdiğimiz bir taksiye bindik. adam belli manyaktı da, cevheri henüz tam fark edememiştik. şöfercağzımız kendi kendine konuşuyor, her arabanın onu takip ettiğinden, geçmeye çalıştığından dem vuruyordu. biz ses etmedik. sonra bizlere sorular sormaya başladı, tırstık ve ayrıca yolda zikzaklar çiziyordu desem abartmış olmam... baktık ki olmayacak ön koltukta oturan mythemis'i dürttük, geleceğimiz yere varmadan, "müsait bir yerde inelim." dedik... şöfercağız durdu, sağ kolunu yan koltuğun arkasına yasladı, üçümüzü de görecek şekilde bir bakış fırlattıktan sonra; "kızlar çok şanslısınız, malkoçoğlu'nun torununun taksisine bindiniz." dedi... arabadan nasıl indiğimizi bilemedik ve indiğimiz yerde dağıldık...

yine, günlerden bir gün taksideyiz. orta yaşlarının sonunda bir amca... durup dururken bize döndü ve; "ben bu işi zevk için yapıyorum. benim asıl mesleğim söz yazarlığı... ebru gündeş'e, ibrahim tatlıses'e, muazzez ersoy'a şarkılarını ben veriyorum" diyip, başladı şiir okumaya... ama yok böyle okumak! dur durak dinlemedi, aralıksız, yol boyunca şiir okudu.

bozcaada'ya gittik... şöyle 5-6 gün kafa dinleyeceğiz, henüz sezon da açılmamış... "ohh" dedik, "rahat ederiz." neyse efenim, denize giderken bir dedeyle tanıştık. bir paşa dede hem de... dedecik allem etti, kallem etti telefonlarımızı aldı... "amaan" dedik, "dede işte." ama sonra o dede, telefonda adımıza yazılmış şiirler okumaya başladı :D çok pis göte geldik! paşa dede dedik bağrımıza bastık, adam kendini 18'lik sanıyor çıktı!

geçtiğimiz temmuz... çeşmedeyiz... asansör bekliyoruz.. gündüz saat 15.00 civarı... hemen asansörün sol yanındaki odadan şöyle bir ses duyduk: "bas gazaa kocaacııım bass gazaa, kim tutar senii bass gazaa." kısa süreli bir dumur halinden sonra asansörden vazgeçip merdivenden aşağıya gülerek koşmaya başladık :D bu insanlar cinsellikten soğutur yemin ederim :D fantaziye bak :D

aslında daha bir dünya var da, şimdilik bu kadar acayip anı yeter sana bilokcum... nasılsa serde paratonerlik var oldukça bu acayip anılar da bitmez, tükenmez...

(yazılanların hepsi gerçektir... hepsi şahsen bizzat kendim ve en yakın arkideşlerim tarafından yaşanmıştır.)

08 Aralık 2009

yağmurla dans



yine siyah beyaz bir filmden kaçtım bugün... şehre hafifçe yağmur yağıyordu. sokaklar ıslanmıştı, soğuk hava içime işleyemeden ısınıp dışarı çıkıyordu. yürüdüm uzun uzun, önce şemsiyemi açmadım, ıslandı saçlarım... kıvrıldı iyice... ürperdim sonra... şapkamı taktım, siyah şemsiyemi açtım... hızlandım, kocaman adımlar atmaya başladım...

mutluydum... karanlık da değildi üstelik hava... kulaklarımda o şarkı, zihnimde frank sinatra'nın yağmurla dansı... sonra bir an yer değiştik, elimde şemsiye, gökten boşanan yağmur ve yağmur altında sırıksıklam olmuş dans eden, mutlu bir beden; ben...

kaçış



safça, sudan oluşmuş sebepler...
yokluk ve yoksunluk...
ve sen, ey eskimiş beden;
sığmadıkça ruhun sana
başlar kaçış:
hayattan ve kendinden...
başlar kaçış:
"ben" dediğin her şeyden...

07 Aralık 2009

arıza veli...


öğretmen olmanın en zor yanı velilerle olan muhabbet zorunluluğu galiba... çocukların saçmalıklarını, anlamsız davranışlarını geçtim, zira hemen her çocuk lisede biraz uçarı oluyor... malum, serde ergenlik var, hormonlar full time çalışıyor... peki ya veliler? onlara ne oluyor? hepsinin hakkını yemek olmaz tabii, kimisi cidden dinliyor, anlıyor ve ona göre davranıyor çocuğuna... ama bugün karşıma çıkan gibi olanlar... illallah yani, yaka silktirir insana...

gelmiş efenim, sayın velimiz, oğlunun durumunu soruyor, ilk yazılı notunu söylüyorum ve sınıftaki durumundan bahsediyorum, hoşuna gitmiyor... "yanlışınız var, oğlum bana böyle demedi" diyor... "beyefendi" diyorum, "demek ki bir yanlışlık olmuş, başka notla karıştırmış herhalde ('oğlunuz size yalan söylemiş' diyemiyorum), ayrıca oğlunuza sormanıza gerek yok, e-okul var, her notu giriyoruz biz oraya, oradan doğrusunu öğrenebilirsiniz" diyorum; o beni dinlemiyor, "uğraşamam ben öyle internetle, bilgisayarla" diyor. oğluna o kadar çok güveniyor ki itiraz edip duruyor... "biz onu dürüst yetiştirdik, bize yalan söylemez, siz ne biçim insansınız, tüm öğretmenler oğlumdan şikayetçi, sessiz sakin, kendi halinde, çalışkan bir çocuktur" diyor... "alla alla" diyorum, acaba aynı çocuktan mı bahsediyoruz? çünkü tanıdığım tüm öğretmenlerin bu çocukla tatsız bir münasebeti olmuş (neyse ki benim olmadı ama, babasıyla yeterince tatsızlık yaşadık bugün)...

hala konuşuyor, konuşmak dediysem motorize kuvvet mübarek, durmak dinlenmek bilmeksizin saydırıp duruyor, susuyorum, ya sabır çekiyorum, ama bir noktadan sonra benim de gözüm dönüyor ve açıyorum bayramlık ağzımı... "önce bir dinlemeyi öğrenin" diyorum, "çocuğunuzu da tabii. sadece para verip, okula göndermekle olmuyor bu işler......" diye devam ediyorum... adamın daha önce muhatap olduğu öğretmenler de bize katılıyor... bireysel veli toplantısı ayarında bir şey yaratıyoruz doğaçlama yoluyla...

sonrası mı? o atmaca olarak gelmiş veli, sinmiş bir şekilde gidiyor... üstelik öncesinde de rehber öğretmenimizden ücretsiz bir seans terapi görüyor... ama maalesef ki eve gidince ne olacak, o belli... o çocuk tüm yalanlarını afiyetle yutacak... fazladan aldığı paraları, kötü notları, okuldan kaçtığı günleri... fazla fazla ödeyecek... peki iyi mi olacak? nerede?!... ah be adam... çocuğun yoldan çıkana kadar neredeydin? hiç mi fark etmedin? hadi fark etmedin, o kadar telefon açıldı sana sekreterlikten, neden umursamazlık yapıp da gelmedin? tabii ki çocuklarınıza güveneceksiniz, ama onlara hiçbir şey vermeden değil... bir kere de doğru anlayın be!

yaz hayali


güneş çekildi, kış kendini artık iyiden iyiye hissetirmeye başladı ya, enerjim de azalmaya başladı yine... kış benim mevsimim değil... her kış gelişinde depresyoncuklar yaşamam da bundan herhalde...
yaz gelse... şöyle atsak kendimizi çayırlara çimenlere, sahillere mahillere; uzansak boylu boyunca... güneş içimize işlese, iliğimize kemiğimize varana dek ısıtsa bizi... yüzümde güller, gülücükler açsa, enerjim yeniden artsa...
yaz, çabuk gel ama...

06 Aralık 2009

i hate mondays


blogcum, şimdi çok önemli bir konuya parmak basmak istiyorum... tatile doyamıyorum, dinlenemiyorum... bir dolu planım var, çok azını gerçekleştirebiliyorum... bu yüzden diyorum ki haftasonları 5 gün, haftaiçileri 2 gün olmalı, valla bak...
hatta karadutum da diyor ki hazır olaya el atmış, konuya da parmak basmışken günleri de 30 saate çıkarmalıymışım... 24 saat az geliyormuş yoğun programına...
tek başıma yapamam ama, yardım edersiniz di mi? olur di mi? hep birlikte bi el atsak? olmaz mı ki?


sevdiğini mertçe seven kişi
pervane gibi özler ateşi
sevip de yanmaktan korkanların
masal anlatmaktır bütün işi

ömer hayyam