Ana içeriğe atla

salıncak


yağmur dinmişti. toprağın ve denizin kokusu birbirine karışırken, ben etrafı seyrediyordum, ona en "ait" halimle... suskundum... gün batımı yakındı...

soru işaretlerim vardı... ben kimdim? yolculuğumun neresindeydim? sanki, çok bilinmeyenli bir denklemden ibarettim, tek gerçek vardı; adı bilinmedik bir tanrının kızıydım, denize sevdalı... sonra; bilinmezleri geçtim... derin derin soludum genzimi yakan havayı, yaşamaya başladığım yerde.

bindim rüzgarın salıncağına, savurdum yalnızlığımı... saçlarım uzadıkça uzadı... ruhumun ayazı dindi, soru işaretlerim silindi. usulca kapattım gözlerimi... önce yavaştı, sonra hızlandıkça hızlandı. kanatlanmışcasına özgürdüm gökyüzünde...

ve sonradan duyduğum -imrenerek izleyenlerin zihnindeki- şu resim; nereye bağlı olduğu meçhul bir salıncağın üzerinde kimliği belirsiz, etekleriyle saçları uçuşan, ikaros'u andıran bir kaçık... martılar etrafında pervane, rüzgar emrine amade... onca uzaktan görülmese de -kesin olarak hissedilen- yüzünde kocaman bir gülümseme...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ara

ilişkilerle ilgili en gıcık olduğum kavramlardan birisi "ara verme"dir. hiç anlamam... bilgisayar mıyız lan biz, kapayıp açtığımızda eski, normal işleyişimize geri dönelim? mesele özlemekse, bunu dillendirmeden bahaneler uydur, görüşme, özle... mesele sorunlarsa konuş, anlat, dinle, çözmeye çalış... bir süre görüşmediğinde sorunlar ortadan kalkacak mı? ama mesele bu değil elbette. ara vermek ayrılığın önsözünü yazmaktır. kolaylaştırmaktır bir nevi... ilişkiye ara verilir, zaman geçer, bu sürede onsuz da yaşanılabildiği keşfedilir, ufak sorunlar göze batmaya başlar; zaman geçer, kişiler geçen zamanda kendilerini ayrılığa alıştırır... sonra birleşilir yeniden, ama kaçınılmaz son kapının eşiğinde beklemektedir... küçük bir kıvılcıma bakar her şey, önsözden sonra, roman da biter...

aynılarından istiyorum :)

bunların ikisini de istiyorum! çok tatlılar, çok! kedinin o kızgın bakışları, kızın o muzur ifadesi... lütfen, bana da... süphaneke dinimiz amin!

şimdi, biliyorum

"bu sabah yağmur var istanbul'da", ben pencerenin ardına saklanmış sokağı izlemekte ve içimdeki tekir kırgın kırgın bakmakta yüzüme... bugün anılardan başka hiçbir şeyim yok... elimdeki "aşk" dolu kupadan yudumlayarak yağmuru izliyorum... ve bekliyorum sanki, hiç gel(e)meyecek birini... oysa gelse şimdi, aniden çalınsa kapı, kapıyı açtığımda karşımda o olsa... bir an bakışsak, sonra hiç vakit kaybetmeden sarılsak... ayrılmasak... "geçmiş"in ve "gelecek"in olmadığı sonsuz bir "şimdi" içinde... bugün yağmur var istanbul'da... rüzgâr, o hiç gel(e)meyecek olandan şarkılar fısıldarken, ben cumbada eski bir istanbul hanımefendisi suretinde beklemekte... ve dışarıda hüzün var bugün, bu gece, bitmemecesine... o burada... gelse de, gelmese de... yüreğimdeki tekir kıpırdanıyor, tatlı mırıltılar içimde... biliyorum benimle ve o bilmese de; tar/lihim ellerinde...