Ana içeriğe atla

toksik çocuk roy

["ara ara yine, yeniden paylaşacağımdır diğer şiirsel öyküleri :)" demiştim "çöp çocuk ve kibrit kızın aşkı"nı yayınlarken... işte sırası geldi :))]

biz onu tanıyanlar
-arkadaşları-
ona roy diyorduk
tanımayanlar ise
"şu korkunç toksik çocuk"

bayılırdı asbest ve amonyağa
hele sigara dumanına
onun hava diye soluduğu
diğerlerinin ölümü olurdu!



bir kutu aerosol sprey
en sevdiği oyuncaktı
bütün gün onu sallayıp
sessizce etrafa sıkardı



beklerdi garajda
sabah karanlığında
araba çalışsın da
boğulsun diye egzosta



toksik çocuk'u ağlarken gördüm
yalnızca bir kere
bir parça sodyum klorit
kaçmıştı gözüne


bahçeye çıkardılar onu
temiz hava alsın diye

yüzü bembeyaz oldu
vücudu başladı sertleşmeye



kısa ömrünün son nefesinde
umutsuzluk vardı
temiz havadan ölüneceğine
hanginiz inanırdı



roy'un ruhu bedeninden ayrılırken
hepimiz sessizce dua ettik
cennete doğru uçup gitti
bıraktı ozon tabakasında bir delik

[dilerseniz de buradan bir tık]

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ara

ilişkilerle ilgili en gıcık olduğum kavramlardan birisi "ara verme"dir. hiç anlamam... bilgisayar mıyız lan biz, kapayıp açtığımızda eski, normal işleyişimize geri dönelim? mesele özlemekse, bunu dillendirmeden bahaneler uydur, görüşme, özle... mesele sorunlarsa konuş, anlat, dinle, çözmeye çalış... bir süre görüşmediğinde sorunlar ortadan kalkacak mı? ama mesele bu değil elbette. ara vermek ayrılığın önsözünü yazmaktır. kolaylaştırmaktır bir nevi... ilişkiye ara verilir, zaman geçer, bu sürede onsuz da yaşanılabildiği keşfedilir, ufak sorunlar göze batmaya başlar; zaman geçer, kişiler geçen zamanda kendilerini ayrılığa alıştırır... sonra birleşilir yeniden, ama kaçınılmaz son kapının eşiğinde beklemektedir... küçük bir kıvılcıma bakar her şey, önsözden sonra, roman da biter...

aynılarından istiyorum :)

bunların ikisini de istiyorum! çok tatlılar, çok! kedinin o kızgın bakışları, kızın o muzur ifadesi... lütfen, bana da... süphaneke dinimiz amin!

şimdi, biliyorum

"bu sabah yağmur var istanbul'da", ben pencerenin ardına saklanmış sokağı izlemekte ve içimdeki tekir kırgın kırgın bakmakta yüzüme... bugün anılardan başka hiçbir şeyim yok... elimdeki "aşk" dolu kupadan yudumlayarak yağmuru izliyorum... ve bekliyorum sanki, hiç gel(e)meyecek birini... oysa gelse şimdi, aniden çalınsa kapı, kapıyı açtığımda karşımda o olsa... bir an bakışsak, sonra hiç vakit kaybetmeden sarılsak... ayrılmasak... "geçmiş"in ve "gelecek"in olmadığı sonsuz bir "şimdi" içinde... bugün yağmur var istanbul'da... rüzgâr, o hiç gel(e)meyecek olandan şarkılar fısıldarken, ben cumbada eski bir istanbul hanımefendisi suretinde beklemekte... ve dışarıda hüzün var bugün, bu gece, bitmemecesine... o burada... gelse de, gelmese de... yüreğimdeki tekir kıpırdanıyor, tatlı mırıltılar içimde... biliyorum benimle ve o bilmese de; tar/lihim ellerinde...