Ana içeriğe atla

yalnızlıklar...


dün gece başladığım kitap, yavaştan almama rağmen bitti... "Erguvan Kapısı"na öncelik tanıyacaktım, ama olmadı... "yalnızlıklar"la ilgili çok düşünen birine ilaç gibi geldi, ondandır ki çabucak bitti...

"Yalnızlıklar", Hasan Ali Toptaş'ın şiirsel metinlerden oluşan kitabı... küçücük bir kitap ama içerik olarak bunu söylemek mümkün değil, okuyup okuyup düşünüyorsunuz... sizin fark ettiğiniz, etmediğiniz, dile getirdiğiniz, getiremediğiniz öyle çok düşünceyi bu kısacık metinlerle ortaya koyuyor ki, hemen her satırı ayrı bir şaşkınlık ve beğeniyle okuyorsunuz...

kitap altı çizili satırlarla doldu taştı... öyle ki, hiç bilmem bu kadar çizdiğimi, neredeyse her bir "söz"ü beğendiğimi... hatta dün kitabı eşzamanlı denecek şekilde okuduğumuz bir arkadaşımla konuşurken, şu muhabbet ortaya çıktı:

d..:
*kitabı mı okuyosun hala :A
iris:
*arada arada bakıyorum
*hemen bitirmemeliyim :D
d..:
*ben hemen bitirdim ya :bühi
iris:
*yalnız bu ne yaa
*ben hemen her şeyi çiziyorum
*:D
d..:
*ahah aynen
*:D
iris:
*kitabın başına
*hepsi çizik mi yazsam ?:D
d..:
*ahah iyi fikir
*:D

şimdi de kitaptan biraz alıntı yapayım sizler için... ama bilin ki, altı çizili satırlar bunlardan ibaret değil :)

* Ama, yalnızlığın kelimeleri yoktur
O, bütün kelimelerden oluşmuş bir kelimedir.

* ve benim gözlerim gördüklerimden yaratılmıştı
o yıllarda,
ellerim dokunduklarımdan.
Dilimi sormayın
konuşamadıklarımdandı
ve kanlı bir kitap gibi yatıyordu ağzımda.

* Yalnızlık, uçurumları giyinmektir biraz da.

* Yalnızlık, sizin size yokuşunuzdur.

* yalnızlık susturmaktır
kendi sesinle kendini,
iç bedenini oymaktır diş diş,
düş düş
genişletmektir.

* Ölülerin dönüp dolaşıp bizde yaşamasıdır yalnızlık.

(ayrıca bana hocalarım tarafından sürekli önerilen, ama benim, sürekli öteleyerek şimdiye dek tanışmadığım için eşeklik ettiğim ve bundan büyük pişmanlık duyduğum yazardır Hasan Ali Toptaş, dün itibariyle... artık eşeklik yok, hepsini okuyacağım kitaplarının... neyse...)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ara

ilişkilerle ilgili en gıcık olduğum kavramlardan birisi "ara verme"dir. hiç anlamam... bilgisayar mıyız lan biz, kapayıp açtığımızda eski, normal işleyişimize geri dönelim? mesele özlemekse, bunu dillendirmeden bahaneler uydur, görüşme, özle... mesele sorunlarsa konuş, anlat, dinle, çözmeye çalış... bir süre görüşmediğinde sorunlar ortadan kalkacak mı? ama mesele bu değil elbette. ara vermek ayrılığın önsözünü yazmaktır. kolaylaştırmaktır bir nevi... ilişkiye ara verilir, zaman geçer, bu sürede onsuz da yaşanılabildiği keşfedilir, ufak sorunlar göze batmaya başlar; zaman geçer, kişiler geçen zamanda kendilerini ayrılığa alıştırır... sonra birleşilir yeniden, ama kaçınılmaz son kapının eşiğinde beklemektedir... küçük bir kıvılcıma bakar her şey, önsözden sonra, roman da biter...

aynılarından istiyorum :)

bunların ikisini de istiyorum! çok tatlılar, çok! kedinin o kızgın bakışları, kızın o muzur ifadesi... lütfen, bana da... süphaneke dinimiz amin!

şimdi, biliyorum

"bu sabah yağmur var istanbul'da", ben pencerenin ardına saklanmış sokağı izlemekte ve içimdeki tekir kırgın kırgın bakmakta yüzüme... bugün anılardan başka hiçbir şeyim yok... elimdeki "aşk" dolu kupadan yudumlayarak yağmuru izliyorum... ve bekliyorum sanki, hiç gel(e)meyecek birini... oysa gelse şimdi, aniden çalınsa kapı, kapıyı açtığımda karşımda o olsa... bir an bakışsak, sonra hiç vakit kaybetmeden sarılsak... ayrılmasak... "geçmiş"in ve "gelecek"in olmadığı sonsuz bir "şimdi" içinde... bugün yağmur var istanbul'da... rüzgâr, o hiç gel(e)meyecek olandan şarkılar fısıldarken, ben cumbada eski bir istanbul hanımefendisi suretinde beklemekte... ve dışarıda hüzün var bugün, bu gece, bitmemecesine... o burada... gelse de, gelmese de... yüreğimdeki tekir kıpırdanıyor, tatlı mırıltılar içimde... biliyorum benimle ve o bilmese de; tar/lihim ellerinde...