Ana içeriğe atla

Kayıtlar

aşk etiketine sahip yayınlar gösteriliyor
sevdiğini mertçe seven kişi pervane gibi özler ateşi sevip de yanmaktan korkanların masal anlatmaktır bütün işi ömer hayyam

Sözcükler, Hayaller ve "Yalnız Opera"lar

Sınırlarımızı düşündüm, özgürlüğümüzü… Aramıza çizdiğimiz görünmez duvarları ve çaresizliğimizi de… Hayallerimizi düşündüm; birlikte kurduğumuz… biraz yasak, biraz uzak, ama karşı konulamaz, kendiliğinden çıkagelen hayallerimizi. Zamanı düşündüm. Geç kaldığımız yahut erken gittiğimiz için kaybettiklerimizi, zamanlamayı öğrenemeyişimizi… Yıkılmaya ramak kalışlarımızı, düşmemeye çalışmalarımızı, düşelim diye çelme takışlarını düşündüm. Sustum sonra uzun uzun. Yine Miles Davis çalıyordu, yine uçuşan jazz, ben susuyordum; aklımda cevaplanmamış sorular, susuyordum cevaplarını bulmaya çalışarak. “Var mıydı?” diye sordum kendime. Vardın. Bazen yakın, bazen uzak; ama hep vardın. Belki bir gün, umulmadık bir yerde kesişir diyeydi umutlarım. Mektuplar yazdım, mektuplar yırttım attım, mektuplar okuyamayacağın; seni unutmadım. Oradaydın… Nerede olduğunu bilmesem de oradaydın. Sen; “yaşanmamış bir büyük aşk”, bense; dönmekten yorgun düşmüş atlıkarınca ve içinde bulunduğumuz kocaman lunapark. Sa...

(yap)ayalnız bir (boz)gun

deneme-yanılma demişlerdi bana. bense; denedim-yanıldım. yenilgiye doymadım. ama pes etmedim, hiç pes etmedim! yap-boz hayaller ülkesinde yapılıp-bozulan aşklar yaşadım… kimi zaman etken, kimi zaman edilgendim. ne yaşanmasına engel olabildim acının, ne tükenmesine aşkın… (yap)ayalnız bir (boz)gundum, artakaldım… günler matemdi, geceler avuntu ama acı gerçek “ben” unutulmuştu… işteşlik kazanmamıştı hasret. o oldu zaten… “madem” dedim, “özlenmiyorum” bundan böyle gecenin malıdır bedenim” ve çıkarıp göğsümden gökkuşağını, yaşlı bir çingeneye hediye ettim. gece aldı bedenimi, hapsetti renksizliğe… “ağla” dedi “doyasıya ağla.” anlamsızca baktım yüzüne gözlerim dolu; “korkma” dedi, “görmeyecekler, sakladım seni kimsesizliklere.” bir ona inandım, bir ona güvendim… geceyle nişanlandığımı kimselere söylemedim. sonra ansızın geceden örülmüş surları, gece yıktı biri… baktım ki, çingeneye verdiğim gökkuşağını bana getirmiş geri… diyordu ki “hadi artık soyun geceden, tazelen, görmek istiyorum renkl...

Kasım Yağmurlarıyla Gelen Sevgiliye...

Yağmur yağıyordu düşlerime… Üşümüştüm ve yorgundum. Tüm yanılsamalara aldanıyordum, gölgelerden korkarken... Senden şüphe ediyordum; “içimin acısı, kalbimin ağrısı aşkım”… Kaldırımlarına yatıyordum şair gibi, düşlerim karanlık, düşlerim hain, düşlerim bitkinken. Seni arıyordum. Bulabileceğime inandığım her sokağına dalıyordum o dehliz biçimli kentin… Kayboluyordum, seninle birlikte daha çok sevdiğim kentte. Şairi düşünüyordum; “bir kent, bir sevda” diyen şairi… Şöyle demekteydi o şair: “yüzüne bir yer açtın yüzünde sen de; önce kokusunu ezberledin, sonra susuşlarını, duruşlarını bir bir… yürüdün o kentin bütün rüzgârlarına, bütün mezarlarına, bütün ağrılarına, bütün puştluklarına karşı… ne iri bir aşktın: gözleri nereye sen oraya kadar aşk! Gözlerin kentteydi; büyüktü o kent ve büyük aşk!” Öylesine bir gündü, aylardan kasım… Gelmiştin… “bir daha asla” dediğim aşktı yaşadığım. Karalanmış sevdalardan çıkmıştım, silmiştim geçmişi ve biraz da geleceği… Ama sen geldin. Kuytularımda yer açt...

sindir(ella), aşk ve sihirli converseleri

aşk güzel şey be blog... bunu bugün bir kez daha anladım... bugün ben (navigator), sindir(ella) ve rumuz mutsuz oturuyorduk... sindir(ella)'nın igore'a olan aşkının alevlenmesinden ve igore'un ona olan ilgisinin azalmamasından mütevellit inanılmaz neşeliydik... üstelik sindir(ella)'yla birlikte benim evin badana pisliğini falan temizledik, gebermiş olmamız lazımken, nasıl mutlu, nasıl şendik anlatamam... bunca sevinmemizin sebebi de aslında köprünün üstünde karşılaşan iki inatçı keçi... yani sindir(ella) ile igore... birbirlerine aşık olup, yine birbirlerine o kadar anlamsızca kötü davrandılar ki ne arkadaş, ne sevgili, ne de herhangi bir şey olabildiler... ama bugün 2 seneden sonra konuştular, hem de gayet güzel, keyifli ve tesadüfi bir şekilde... umarız ki yine kabarmadan foslamaz bu aşk... iki keçi el ele tutuşup köprüden dönerler... biz onları yine o derin sularda boğulurken görmek istemiyoruz... p.s. neymiş, sindir(ella) hanımcım, bundan sonra cam papuçlarımızı çık...

dördüncü nokta

Hayat beklemez. Hiç geçmeyecek, hiç büyümeyeceksin sanırsın. Ama “öyle bir geçer zaman ki”… Ertelediğin, yarın yaparım dediğin her şey o hiç geçmeyecek sandığın zamanın oltasına takılmıştır çoktan. Tutulmuştur. O, zamana yem olan planların ya içinde uhde olarak kalır ya da aklında “ben bir şey yapacaktım, ama neydi?” sorusunun ardına saklanır. Aşk da zamana benzer; beklemez. Yıllarca onu aradıktan sonra kuytu köşelerde, o aniden renkli neonlarla, en kalabalık yollarda çıkar karşına. Çoğu kere tanımazsın… ya da tanırsın da ilk görüşte aşk masallarına inanmadığın yalanı yüzünden göz göre göre kaçırırsın. O beklediğin; mutlu olacağın, mutlu edeceğin hayalleriyle yoğurduğun aşk, gözünü çıkararak gider. Aslında senin için çok da önemli olmayan gururuna sığınırsın, yaptığı hatanın farkına varıp da annesine koşan bebenin heyecanıyla. Ama tersi de olur bunun; bazen tanırsın onu. Bağıra bağıra gelir, bilirsin gelen odur… Beklediğindir ya da beklediğini umduğundur. Lakin her zaman unuttuğun bir ...

aşk fani, anılar baki...

çok uzun bir aradan sonra bugün ilk aşkımı gördüm. onu görür görmez aklıma bu şarkı geldi, o zamanlar çok dinlerdim. benim için kolay değildi, ilk aşkım yarı platonikti... aramızda çok şey vardı, herkes bilirdi de bir biz itiraf edemezdik birbirimize... belki planotik olsa o kadar sarsmazdı... hatta belki onca yıla da sarkmazdı. on sekiz yaşındaydım. ona öyle aşıktım ki "gel" dese, valizimi toplayıp, annemi, babamı ardımda bırakacak kadar... ona öyle aşıktım ki; tüm hayatımı silecek kadar... ama o "gel" demedi. bir şeyler geveledi, ama "gel" değildi... iyi ki de değildi... şimdi çok mutluyum... bugün onu gördüm, görmemezlikten geldim... onunla konuşacak hiçbir şeyim yoktu, ona dair içimde hiçbir şey yoktu... ama o yıllarım geldi aklıma, o zamanlardaki halim... güldüm biraz ve bu şarkıyı hatırladım yine...

ayn(a)lar ve kapının ardındaki soğuk

(s)onsuzluk başlamıştı. (s)"es"siz bir gece bulaşmıştı tenime... zamanı suçlamaktan vazgeçmiştim, önemli değildi; senden yadigar acılarım vardı, durmaksızın attığım kumbarama. yağmur yağmıştı, toprak kokusu yükselmekteydi, huzurluydum; sen de artık bir yabancıdan öte değildin benim için. eskimiş düşlerin üzerine kurduğum mezarlarım vardı... uzun zaman yarasını sarmaya çalıştığım ruhumu kaybetmiştim, elimde koca bir demet mavi çiçek. ne dua okuyabildim, ne bir çift söz döküldü dudağımdan, üzüldüm... sonra sanki sarardım, soldum, "düş"tüm... geçmişimi düşünürken, yok ettim geleceğimi... yaşam, çözümü zor bir muammaydı, bense (k)ayıptım kendime bile... ensemde hüznümün soluğunu duyuyordum, yorulmuş gibi, sık sık inip çıkıyordu göğüsleri. bense ayn(a)larımla yüzleşmeye (ç)alışıyordum, yalnızlığımla başbaşa. başka alemlere karışır gibiydim, varlıkla yokluk bir yanılsamadan ibaret görünüyordu gözüme. beni gayba kabul etmeleri için "ateşten geç" deseler geçecekti...

çocukluğumuz kin beslemez

hayat monotonluğunu bozmadan ve kimseye sormadan akar gider. her gün biraz daha yaş alırken ve ömründen çalarken insan, şaşırmaz olur yaşananlara… o sıradanlığı bozacak an kapıyı çalıp gelene kadar… gün olur, her şey değişir, yüzüne bir şaşkınlık ifadesi oturur… anlamazlar gülümsemekte misin, ağlamakta mısın gizli gizli… anlamsız gelir pek çok şey, o noktaya nasıl ulaşıldığını düşünürsün, bilmesen de… birlikte büyümüşsünüzdür… çoğu zaman ilk aradığınız, yıllardır tanıdığınızdır. sizi her halinizle görmüştür, utanmadığınız, her şeyi paylaştığınızdır. onunla konuşmak zevklidir, hiç yoktan fırsatlar yaratmaya çalışırsınız görüşmek için. bazen gördüğünüz ufacık bir şey onu hatırlatır, boyuna, parasına bakmadan alırsınız. bilirsiniz, etiketleriniz için yanınızda değildir o, hiçbir çıkarı da yoktur üstelik... çocukluğunuzdur. bir zamanlar neredeyse tüm gününüzü birlikte geçirdiğiniz, birlikte geleceğe dair senaryolar yazdığınız, o senaryoların içine kendinizi yerleştirdiğiniz gibi, sakınmad...

büyük balık

dün yine "big fish"i izledim, en sevdiğim filmi... kim bilir kaçıncı defa oldu; bilmiyorum. bildiğim, her defasında farklı bir gözle, farklı hislerle izlediğim. bu defa daha da farklıydı... yaşamımı düşündüm; eksikleri ve fazlaları, girdileri ve çıktılarıyla... tüm hüznü ve sevinciyle... annemi düşündüm, bir gün ansızın hayatımdan çıkışını ve onun yerinin hiçbir şeyle, hiçbir şeyin sevgisiyle doldurulamayacağını... ona ne kadar benzemek istemesem de yine de ona benzeyeceğimi... ama yine de şanslıydım, biliyorum... hep küçük mutluluklarım ama büyük umutlarım vardı... bir de yerini asla terketmeyen hüzün. hayata hep inandım, düşlerle büyüdüm, büyütüldüm. yaşam benim inancıma göre bir masaldı, kitaplardakine ve anlatılanlara benzemeyen. belki her zaman iyiler kazanmıyordu, belki herkes çok güzel ya da çok çirkin değildi, "eh işte"ler de vardı -bakan göze göre güzelleşen-, gerçek manada devler, her dileğini yerine getiren periler, gökkuşağının başlangıç noktasında sana ...