Ana içeriğe atla

sulu zırtlak


pufff..................
iyileştim, sesim düzeldi derken, bünye boşaltıma geçti... galiba bu apti bünye fazla suyu atıyo :P gözüm, burnum, her bi yanım akıyo hıhh! bi de sürekli hapşıı tıkşıı... bi de beynim uyuşuk, bi de kafamı kocaman hissediyorum...

hapşırıklı ve somurtkan karışımı bi şirin oldum... ama du bi dakka yaa; sankim o yedi cücüklerde vardı di mii? hıı hııı... düzeltelim, hapşırıklı ve somurtkan karışımı bi cücük oldum efem...

yakın bi arkideşimle konuşuyordum az önce, "iyileştin mi?" diye sorunca, "ıhh ıhhh" dedim, "çeşmeye döndüm.", "hehehe" dedi, "çok sulusun tabii normal, azcık ciddi ol canım" dedi :)) annem de cıvıdığımda "sulu zırtlak" derdi, amaa napim, hayat öylee hep ciddi geçer mi?

Yorumlar

iris dedi ki…
pek yazamasam da bu ara burdayım efem :))

Bu blogdaki popüler yayınlar

ara

ilişkilerle ilgili en gıcık olduğum kavramlardan birisi "ara verme"dir. hiç anlamam... bilgisayar mıyız lan biz, kapayıp açtığımızda eski, normal işleyişimize geri dönelim? mesele özlemekse, bunu dillendirmeden bahaneler uydur, görüşme, özle... mesele sorunlarsa konuş, anlat, dinle, çözmeye çalış... bir süre görüşmediğinde sorunlar ortadan kalkacak mı? ama mesele bu değil elbette. ara vermek ayrılığın önsözünü yazmaktır. kolaylaştırmaktır bir nevi... ilişkiye ara verilir, zaman geçer, bu sürede onsuz da yaşanılabildiği keşfedilir, ufak sorunlar göze batmaya başlar; zaman geçer, kişiler geçen zamanda kendilerini ayrılığa alıştırır... sonra birleşilir yeniden, ama kaçınılmaz son kapının eşiğinde beklemektedir... küçük bir kıvılcıma bakar her şey, önsözden sonra, roman da biter...

aynılarından istiyorum :)

bunların ikisini de istiyorum! çok tatlılar, çok! kedinin o kızgın bakışları, kızın o muzur ifadesi... lütfen, bana da... süphaneke dinimiz amin!

şimdi, biliyorum

"bu sabah yağmur var istanbul'da", ben pencerenin ardına saklanmış sokağı izlemekte ve içimdeki tekir kırgın kırgın bakmakta yüzüme... bugün anılardan başka hiçbir şeyim yok... elimdeki "aşk" dolu kupadan yudumlayarak yağmuru izliyorum... ve bekliyorum sanki, hiç gel(e)meyecek birini... oysa gelse şimdi, aniden çalınsa kapı, kapıyı açtığımda karşımda o olsa... bir an bakışsak, sonra hiç vakit kaybetmeden sarılsak... ayrılmasak... "geçmiş"in ve "gelecek"in olmadığı sonsuz bir "şimdi" içinde... bugün yağmur var istanbul'da... rüzgâr, o hiç gel(e)meyecek olandan şarkılar fısıldarken, ben cumbada eski bir istanbul hanımefendisi suretinde beklemekte... ve dışarıda hüzün var bugün, bu gece, bitmemecesine... o burada... gelse de, gelmese de... yüreğimdeki tekir kıpırdanıyor, tatlı mırıltılar içimde... biliyorum benimle ve o bilmese de; tar/lihim ellerinde...