Ana içeriğe atla

içimdeki scarlett

dün geceden beri kendimi çok seksi hissediyorum... sebebine gelince, ağzımın içindeki yara yüzünden dudaklarım şişti; siz diyin aysun kayacı, ben diyim scarlett johansson çok fena yarışırım... aslında sizler de görün diye buraya bir adet koca dudak foto koymak isterdim ama neme lazım, tehlikeli :P

ilaçlarımı almak için uğradığım eczacımız (aile dostumuz olur kendileri, çok severiz) bana; "oo şaka maka yakışmış, bak insanlar bunun için bi dünya para veriyorlar" dedi... telefonda konuştuğum bir arkadaşım "ne güzel hastalık lan o, dudak şişiriyo, bende kapayım o virüsten" dedi... hee tabii, bi de bana sorun... minicik bir yara mahvetti beni, yataklara düşürdü... sayesinde sabah akşam bağışıklık sistemini düzenleyici bir ilaç, dört saatte bir ateş düşürücü, ve sabah akşam b vitamini alıyorum... gargara ve diğer sürülen ilaçları saymıyorum bile...

benim ağzımdan duymaya alışkın olmasanız bile dayanamayacağım, söyleceğim... ben böyle virüsün ta a.q. ohh bee...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ara

ilişkilerle ilgili en gıcık olduğum kavramlardan birisi "ara verme"dir. hiç anlamam... bilgisayar mıyız lan biz, kapayıp açtığımızda eski, normal işleyişimize geri dönelim? mesele özlemekse, bunu dillendirmeden bahaneler uydur, görüşme, özle... mesele sorunlarsa konuş, anlat, dinle, çözmeye çalış... bir süre görüşmediğinde sorunlar ortadan kalkacak mı? ama mesele bu değil elbette. ara vermek ayrılığın önsözünü yazmaktır. kolaylaştırmaktır bir nevi... ilişkiye ara verilir, zaman geçer, bu sürede onsuz da yaşanılabildiği keşfedilir, ufak sorunlar göze batmaya başlar; zaman geçer, kişiler geçen zamanda kendilerini ayrılığa alıştırır... sonra birleşilir yeniden, ama kaçınılmaz son kapının eşiğinde beklemektedir... küçük bir kıvılcıma bakar her şey, önsözden sonra, roman da biter...

aynılarından istiyorum :)

bunların ikisini de istiyorum! çok tatlılar, çok! kedinin o kızgın bakışları, kızın o muzur ifadesi... lütfen, bana da... süphaneke dinimiz amin!

şimdi, biliyorum

"bu sabah yağmur var istanbul'da", ben pencerenin ardına saklanmış sokağı izlemekte ve içimdeki tekir kırgın kırgın bakmakta yüzüme... bugün anılardan başka hiçbir şeyim yok... elimdeki "aşk" dolu kupadan yudumlayarak yağmuru izliyorum... ve bekliyorum sanki, hiç gel(e)meyecek birini... oysa gelse şimdi, aniden çalınsa kapı, kapıyı açtığımda karşımda o olsa... bir an bakışsak, sonra hiç vakit kaybetmeden sarılsak... ayrılmasak... "geçmiş"in ve "gelecek"in olmadığı sonsuz bir "şimdi" içinde... bugün yağmur var istanbul'da... rüzgâr, o hiç gel(e)meyecek olandan şarkılar fısıldarken, ben cumbada eski bir istanbul hanımefendisi suretinde beklemekte... ve dışarıda hüzün var bugün, bu gece, bitmemecesine... o burada... gelse de, gelmese de... yüreğimdeki tekir kıpırdanıyor, tatlı mırıltılar içimde... biliyorum benimle ve o bilmese de; tar/lihim ellerinde...