Ana içeriğe atla

ben, kendim 2

iris'le ilgili gereksiz bilgiler ansiklopedisi, cilt 2



* ilaç kullanmaktan nefret ediyorum. hayatımın hiçbir döneminde ufak bir ağrıda vs. ilaca saldırmadım (genellikle ağrıyan yerimin kopmasını beklerim)

* çocuklarla ve hayvanlarla koşulsuz şekilde iyi anlaşıyorum... nereye gidersem gideyim ya çocuklar, ya hayvanlar ya da her iki grup da peşimden ayrılmaz.

* sadece kırmızı oje sürerim. tırnaklarım diğer renklerle barışamadı, uyuşamadı...

* küçüklüğümde evimizde sadece türk sanat müziği dinlenirdi, bense nefret ederdim... üniversite döneminde kendisiyle oldukça kaynaştım ve fark ettim ki, bilinçsiz olarak da olsa, neredeyse bir trt sanatçısının repertuarına sahibim.

* siyah file çorabın hastasıyım. bi tarafımın donacağını bilmesem kışın bile giyerim.

* çocukluğumda fotoğraf çektirmekten nefret ederdim. doğum günlerimden de nefret ederdim... mum üflemek bana azap gelirdi. doğum günlerim genellikle "fotoğraf çekilmeyeceğim", "mum üflemeyeceğim" diye ağlamakla geçerdi. babama fotoğraf makinesi kırdırmışlığım bile var...

* dokuz-on senedir neredeyse hep etek/elbise giyiniyorum... bu sürede pantolon giyindiğim gün sayısı çok çok azdır. 


(bu, aslında eski bir yazı... hatta bu blogda yayınlanmıştı da (sonra benim über salak bir anımda, yine ben tarafından, diğer tüm yazılar gibi silinmişti buradan)

şimdi yine, yıllar sonra yayınlıyorum, devamı da gelecek. hala hiç değişmediğimi görmek iyi mi, kötü mü bilemesem de...)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ara

ilişkilerle ilgili en gıcık olduğum kavramlardan birisi "ara verme"dir. hiç anlamam... bilgisayar mıyız lan biz, kapayıp açtığımızda eski, normal işleyişimize geri dönelim? mesele özlemekse, bunu dillendirmeden bahaneler uydur, görüşme, özle... mesele sorunlarsa konuş, anlat, dinle, çözmeye çalış... bir süre görüşmediğinde sorunlar ortadan kalkacak mı? ama mesele bu değil elbette. ara vermek ayrılığın önsözünü yazmaktır. kolaylaştırmaktır bir nevi... ilişkiye ara verilir, zaman geçer, bu sürede onsuz da yaşanılabildiği keşfedilir, ufak sorunlar göze batmaya başlar; zaman geçer, kişiler geçen zamanda kendilerini ayrılığa alıştırır... sonra birleşilir yeniden, ama kaçınılmaz son kapının eşiğinde beklemektedir... küçük bir kıvılcıma bakar her şey, önsözden sonra, roman da biter...

aynılarından istiyorum :)

bunların ikisini de istiyorum! çok tatlılar, çok! kedinin o kızgın bakışları, kızın o muzur ifadesi... lütfen, bana da... süphaneke dinimiz amin!

şimdi, biliyorum

"bu sabah yağmur var istanbul'da", ben pencerenin ardına saklanmış sokağı izlemekte ve içimdeki tekir kırgın kırgın bakmakta yüzüme... bugün anılardan başka hiçbir şeyim yok... elimdeki "aşk" dolu kupadan yudumlayarak yağmuru izliyorum... ve bekliyorum sanki, hiç gel(e)meyecek birini... oysa gelse şimdi, aniden çalınsa kapı, kapıyı açtığımda karşımda o olsa... bir an bakışsak, sonra hiç vakit kaybetmeden sarılsak... ayrılmasak... "geçmiş"in ve "gelecek"in olmadığı sonsuz bir "şimdi" içinde... bugün yağmur var istanbul'da... rüzgâr, o hiç gel(e)meyecek olandan şarkılar fısıldarken, ben cumbada eski bir istanbul hanımefendisi suretinde beklemekte... ve dışarıda hüzün var bugün, bu gece, bitmemecesine... o burada... gelse de, gelmese de... yüreğimdeki tekir kıpırdanıyor, tatlı mırıltılar içimde... biliyorum benimle ve o bilmese de; tar/lihim ellerinde...