Ana içeriğe atla

Floransa Büyücüsü - Alıntılar


"Şah, 'eğer bir tanrıtanımaz olsaydın, birbâl,' diye meydan okudu başvezirine, 'ulvi dinlere inanan dini bütün insanlara ne söylerdin?' trivikrampurlu inançlı bir brahman olan raca birbâl tereddüt etmeden yanıt verdi: 'onlara, fikrimce hepsinin benim gibi tanrıtanımaz olduğunu söylerdim, çünkü alt tarafı benim inandığımın bir fazlasına inanıyorlar.' 'nasıl yani?' diye sordu şah. 'dini bütün insanların hepsinin, kendi tanrılarından başka her tanrıya inanmamak için makul gerekçeleri var.' dedi birbâl, 'dolayısıyla hiçbir tanrıya inanmamak için ihtiyaç duyduğum makul gerekçeleri onlardan öğreniyorum."

"mesela, bir dine hakikate götürdüğü için değil de sırf ecdadının inancı olduğu için sıkı sıkı bağlanmanın niçin gerekli olduğunu sorgulamak istiyordu. inanç, inanç değil de basit bir aile alışkanlığı mıydı yani? belki de gerçek bir din yoktu, belki de sadece sonsuzca kuşaktan kuşağa devretme vardı. üstelik insan bir hatayı da bir erdem kadar kolayca miras alabilirdi. yoksa inanç, atalarımızın büyük bir hatasından başka bir şey değil miydi? belki de gerçek bir din yoktu. evet, kendine bu düşünceyi zihninde evirip çevirme izni vermişti. insanların tanrıları yarattığı, aksinin doğru olmadığı yönündeki şüphelerini birine açabilmeyi çok istiyordu. her şeyin merkezinde olan insandır, tanrı değil, diyebilmek istiyordu. yürekte, en yukarıda ve en altta, önde, arkada ve yanda olan insandır, şeytan da melek de insandır, mucize de günah da insan, hep insandır ..."


"İnsanlar kıskıvrak yakalanıyor, zamanı gelince onlar da başkalarını aynı biçimde tutsak ediyorlardı. Şayet güç bir çığlıksa, insan hayatı başkalarının çığlıklarının yankıları arasında geçiyordu. Güçlünün çığlığının yankıları çaresizleri sağır ediyordu."


"Tarihin eli hem yukardakine hem aşağıdakine uzanabilirdi. Zayıfların çığlığı, günün birinde kudretlileri sağır edebilirdi."


"Birbirimizden çok farklı olmamız değil, birbirimize çok benziyor olmamızdır lanetimiz."


"çünkü bir kalabalık, orduya duyduğu korkuyu yitirirse dünyayı değiştirir."

"tanrı'nın varlığı insanları kendi kendilerine ahlaki yapılar inşa etme hakkından yoksun bırakıyordu."

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ara

ilişkilerle ilgili en gıcık olduğum kavramlardan birisi "ara verme"dir. hiç anlamam... bilgisayar mıyız lan biz, kapayıp açtığımızda eski, normal işleyişimize geri dönelim? mesele özlemekse, bunu dillendirmeden bahaneler uydur, görüşme, özle... mesele sorunlarsa konuş, anlat, dinle, çözmeye çalış... bir süre görüşmediğinde sorunlar ortadan kalkacak mı? ama mesele bu değil elbette. ara vermek ayrılığın önsözünü yazmaktır. kolaylaştırmaktır bir nevi... ilişkiye ara verilir, zaman geçer, bu sürede onsuz da yaşanılabildiği keşfedilir, ufak sorunlar göze batmaya başlar; zaman geçer, kişiler geçen zamanda kendilerini ayrılığa alıştırır... sonra birleşilir yeniden, ama kaçınılmaz son kapının eşiğinde beklemektedir... küçük bir kıvılcıma bakar her şey, önsözden sonra, roman da biter...

aynılarından istiyorum :)

bunların ikisini de istiyorum! çok tatlılar, çok! kedinin o kızgın bakışları, kızın o muzur ifadesi... lütfen, bana da... süphaneke dinimiz amin!

şimdi, biliyorum

"bu sabah yağmur var istanbul'da", ben pencerenin ardına saklanmış sokağı izlemekte ve içimdeki tekir kırgın kırgın bakmakta yüzüme... bugün anılardan başka hiçbir şeyim yok... elimdeki "aşk" dolu kupadan yudumlayarak yağmuru izliyorum... ve bekliyorum sanki, hiç gel(e)meyecek birini... oysa gelse şimdi, aniden çalınsa kapı, kapıyı açtığımda karşımda o olsa... bir an bakışsak, sonra hiç vakit kaybetmeden sarılsak... ayrılmasak... "geçmiş"in ve "gelecek"in olmadığı sonsuz bir "şimdi" içinde... bugün yağmur var istanbul'da... rüzgâr, o hiç gel(e)meyecek olandan şarkılar fısıldarken, ben cumbada eski bir istanbul hanımefendisi suretinde beklemekte... ve dışarıda hüzün var bugün, bu gece, bitmemecesine... o burada... gelse de, gelmese de... yüreğimdeki tekir kıpırdanıyor, tatlı mırıltılar içimde... biliyorum benimle ve o bilmese de; tar/lihim ellerinde...