Ana içeriğe atla

Yeni Komşularımız: Cockatoolar

Geçtiğimiz gün uzun bir süreden sonra hava güzeldi. (Güney yarımkürede olduğumuz için kış aylarını yaşıyoruz şimdilerde.) Biz de havayı güzel bulunca bir süre balkon açık oturduk. Sonra bir cockatoonun balkona konup bizi seyrettiğini fark ettik. Her zamanki gibi, "Beslemeden olmaz." diyerek kuruyemiş getirdik ve öğrendik ki cockatoolar kaju sevmiyorlar :( Ya da bize gelen arkadaşın damak zevkine hitap etmiyordu, bilemeyeceğim. Neyse ki badem seviyormuş da kısa sürede kanka oluverdik ve biz kerizlerin badem ikram ettiğini öğrenen diğer cockatoolar da balkona akın etti (ve tabii ki badem bitti.)




Yeni komşularımız gerçekten çok aşırı tatlılar. Tek sıkıntıları sesleri kötü, her sabah onların bağırmalarına uyanıyoruz. Ne yapalım, o kadar kusur kadı kızında da olur diyor, en kısa zamanda didiklenmeden göbüşlerine yumulabilmeyi umut ediyoruz :)





Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ara

ilişkilerle ilgili en gıcık olduğum kavramlardan birisi "ara verme"dir. hiç anlamam... bilgisayar mıyız lan biz, kapayıp açtığımızda eski, normal işleyişimize geri dönelim? mesele özlemekse, bunu dillendirmeden bahaneler uydur, görüşme, özle... mesele sorunlarsa konuş, anlat, dinle, çözmeye çalış... bir süre görüşmediğinde sorunlar ortadan kalkacak mı? ama mesele bu değil elbette. ara vermek ayrılığın önsözünü yazmaktır. kolaylaştırmaktır bir nevi... ilişkiye ara verilir, zaman geçer, bu sürede onsuz da yaşanılabildiği keşfedilir, ufak sorunlar göze batmaya başlar; zaman geçer, kişiler geçen zamanda kendilerini ayrılığa alıştırır... sonra birleşilir yeniden, ama kaçınılmaz son kapının eşiğinde beklemektedir... küçük bir kıvılcıma bakar her şey, önsözden sonra, roman da biter...

aynılarından istiyorum :)

bunların ikisini de istiyorum! çok tatlılar, çok! kedinin o kızgın bakışları, kızın o muzur ifadesi... lütfen, bana da... süphaneke dinimiz amin!

şimdi, biliyorum

"bu sabah yağmur var istanbul'da", ben pencerenin ardına saklanmış sokağı izlemekte ve içimdeki tekir kırgın kırgın bakmakta yüzüme... bugün anılardan başka hiçbir şeyim yok... elimdeki "aşk" dolu kupadan yudumlayarak yağmuru izliyorum... ve bekliyorum sanki, hiç gel(e)meyecek birini... oysa gelse şimdi, aniden çalınsa kapı, kapıyı açtığımda karşımda o olsa... bir an bakışsak, sonra hiç vakit kaybetmeden sarılsak... ayrılmasak... "geçmiş"in ve "gelecek"in olmadığı sonsuz bir "şimdi" içinde... bugün yağmur var istanbul'da... rüzgâr, o hiç gel(e)meyecek olandan şarkılar fısıldarken, ben cumbada eski bir istanbul hanımefendisi suretinde beklemekte... ve dışarıda hüzün var bugün, bu gece, bitmemecesine... o burada... gelse de, gelmese de... yüreğimdeki tekir kıpırdanıyor, tatlı mırıltılar içimde... biliyorum benimle ve o bilmese de; tar/lihim ellerinde...